Karanlıkların Üzerinde Kutlu Bir Doğum

Genç ve yakışıklı bir delikanlı düşünün. Yakışıklı ama öyle böyle değil. Yüzünden etrafına ışık saçılıyor. Ahali tarafından sevilen, sözüne güvenilen birisi. Çevresindeki tüm kızlar onunla evlenebilmek için yarışıyorlar. Babasıysa evleneceği kızın ailesine her yönden yaraşır biri olmasını istiyor. Gün geliyor çatıyor ve bu delikanlı, yine kendileri gibi asil bir ailenin kızıyla, civarların en güzel, en iffetli kızıyla evlendiriliyor. İsmi Amine…

O zamanlar bulundukları şehri tam anlamıyla pislik götürüyor. Sokak başlarında ellerindeki kırbaçlarla kölelerini daha iyi çalışmaları için dövenler mi dersin, hamile karısı bir kız evlat doğurduğu için işkence görmesi hem de o bebeği kızgın kumların altına diri diri gömmeleri mi dersin… Kumar ve ahlaksızca yapılan işlerle sokakların zemininin kan kırmızısına boyandığı zamanlar yani. Bunca pisliğin arasında yaşayıp da üzerine bir damla sıçratmadan yaşayan temiz insanlar da var elbet. Delikanlımız. Eşi. Aileleri. Ve birkaç diğerleri daha…

Aradan biraz zaman geçiyor, delikanlının yüzündeki ışık, parlaklık eşine geçiyor.

Delikanlı, tüccar olan ailesinin işlerini yürütebilmek için kervanıyla yola koyuluyor. Ticari zekası da yakışıklılığı ve toplum nezdindeki karizması gibi on numara. Mallarını satıp geriye dönerken yolda hastalanıyor. O çevik delikanlı bir hastalığa tutuluyor ki, yola devam etmeye derman bulamıyor. Kervandaki diğer tüccarlar yol üzerinde, delikanlının dayılarına teslim edip kendi kentlerine yola çıkıyorlar. Kente vardıklarında baba, en büyük oğlunu kardeşiyle ilgilenmesi için hemen gönderiyor. Hayırlı, güzel haberler niyaz ederek gözleri yollarda bekliyorlar.

Aradan birkaç gün geçiyor. Büyük oğul omuzları düşük bir şekilde bineğinin üzerinde ağır ağır kente girerken herkesin gözleri üzerine dikiliyor. Ve manzara karşısında yüzleri düşüyor. Güzel haberler beklerken delikanlının ölüm haberini alıyorlar. Kent hüzne boğuluyor.

Sevilen bir kişi öldüğünde yas tutulur. Üzünçlerini bu şekilde belli ederler. Ertesi gün acıları hafifler. Bir sonraki gün biraz daha hafifler. Yavaş yavaş yokluğuna alışılmaya başlanmıştır ki, gün gelir onun adı anılmadan akıllarına bile gelmez. Evet, mahalle sakinlerinde de böyle olmuştu. Gün geçtikçe unutuluyordu. Ya ne olacaktı, ölenle ölünür müydü? Acılar unutuluyordu, unutuluyordu da babası onun acısıyla yaşıyordu. Evlat acısı diner miydi ki, unutulur muydu ki? Bir de taze gelin Amine. Gözünden dökülen yaşlar kentin sokaklarındaki kırmızı pisliği yıkayıp temizlercesine akıyordu. Her geçen gün özlemi artıyordu.

Bir gün rüyasında görmüştü. Kendisine “Şüphesiz sen ümmetin efendisine hamilesin” denmişti. Eşini kaybedeli birkaç ay olmuştu. Evlerin duvarlarına asılı duran takvimlerin yaprakları 20 Nisan 571, Pazartesiyi gösteriyordu. Genellikle hanımlar sabah olunca takvim yapraklarını kopartıp arkasında yazılan güzel sözleri okumaktan hoşlanırlardı. Hanımların yine böyle bir güne başlamalarına, takvim yapraklarını kopartıp okumalarına az kalmıştı, tan yeri biraz sonra aydınlığa kavuşacaktı. Ama Amine o takvimi kopartıp okuyanlardan olamayacaktı o gece. Bunun farkına varmıştı.

Büyük bir ses duydu. Korkutucu. Korkmuştu da. Beyaz bir kuş belirdi odanın içinde. Böyle kuşlara her yörede farklı isimler verilirdi. O yörede acaba ne isim veriliyordu, bunu düşünmeye fırsat bulamayacak kadar korku içindeydi ki kuş geldi Amine’nin sırtını sıvazladı. Şevkatli bir dokunuştu. Amine artık korkmuyordu. Ardından kendisine yine beyaz bir kasede şerbet sunuldu. İçer içmez büyük bir rahatlık ve huzur hissetti. Bedeni nurla doldu.

Dışarıda o kavurucu sıcakların altında yürürken başının üstünde bir bulutun takip edeceği, hastalık çoğalan kentte hastalanmaması için fakir bir süt anneye verilip ve süt annesinin onu kucağına alır almaz refaha ereceği, kuraklık hakim olan yeni bir kente gönderildiğinde bolluk bereketle karşılanacağı, kendisini görenlerin ruhlarının huzurla dolacağı ve burada kelimelerle ifade edilemeyecek kerametler gösterecek olan Alemlerin Sultanı Hazreti Muhammed Mustafa Aleyhisselam dünyaya şeref verdi o gece.

Amine anne oldu. Anlam veremediği olaylarla karşı karşıyayken O’nun doğduğunu anladı. Biraz doğrulup kutlu oğluna baktığında O’nun secdede olduğunu, dudaklarının kıpırdadığını ve sağ şehadet parmağının havada olduğunu gördü. Ne söylediği duyulmuyordu. Odanın içi bir anda aydınlandı, Amine anamızın yüzündeki parıltı yeri, göğü, tüm dünyayı sardı. Gökteki yıldızlar ve kamer görünmez oldu. Gün doğdu.

Bebeğin sırtında, iki kürek kemiğinin tam ortasında bulunan işaret çevredeki herkesin dikkatini çekti. O işaret, diğer kutsal kitaplarda bildirilen ve tüm inananların beklediği son peygambere ait işaretti. Peygamberlik mührü denirdi ona.

Doğumdan sonra dedeye haber verildi. Koşturarak geldi yaşına aldırmadan. Sevinç gözyaşları dökerken isim koyma merasimi gerçekleşecekti. Amine anamız rüyasında O’nun isminin Muhammed olduğu bildirildiğini söyledi.

Ve Muhammed dediler.
Muhammed-ül Emin de dediler.
Rasül dediler.
Efendimiz dediler.
Rahmet Peygamberi dediler…

Yeni bir yazı yazdığımda size haber vermemi isterseniz aşağıya E-Posta adresinizi yazın.




Anında size bir onay maili göndereceğim. Onayladıktan sonra ne zaman yazı yazsam ilk siz haberdar olacaksınız.

7 Yorumlu

  1. Nietzsche? 19 Nisan 2015 Cevapla
    • Mustafa 19 Nisan 2015 Cevapla
    • Usluer 20 Nisan 2015 Cevapla
  2. Ubeydullah 20 Nisan 2015 Cevapla
  3. yemre 25 Nisan 2015 Cevapla
  4. Arslan Türk 25 Kasım 2015 Cevapla

Yazı hakkındaki düşünceleriniz neler?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


gün-doğumu-sunrise
Karanlıkların Üzerinde Kutlu Bir Doğum
burusmus-kagitlar
Buruşmuş Kağıt Topları
No Preview
Seve Seve
No Preview
Uyanış #Derinlerin Gölgesi – 6