Böyle Buyurdu Tanrı!

Mustafa Türk

Yürüdü…
Kurumuş yaprakların gölgesi altında yürüdü. Tenine güneş değmeyeli hayli zaman olmuştu. Bir hafta… Bir ay… Bir yıl… Bilmiyordu. Çünkü ışıktan mahrum kalmış bir ortamda oturmaya bile takati kalmayacak kadar mahsur kalmak, zaman mefhumunu yitirmek için yeterli bir sebepti. Teni solmuş, grileşmişti. Tepesindeki kurumuş yapraklar örtüsü değil güneşin ta kendisi olmalıydı. Ormanda özgürce yürüyebiliyorken vücudu nasıl olur da güneşe kavuşamazdı.

Yürüdü…
Ağaçların arasında bir o yana bir bu yana yürüse tabiki de daha esrarengiz olacaktı ama yine ağaçların arasında kaybolan bir patikada yürüyordu. Üzerinden yüzlerce kez geçilmiş olmalı ki yol kellemişti.

Yürüdü…
Patikanın sonunda görünen, zamanın sütunlarını yıprattığı fakat henüz yıkamadığı bir tapınak. Aizonai.
Ne havada uçan bir kuş, ne de öten bir cırcır böceği vardı. Issız görünüyordu, lakin yol boyunca göğü perdeleyen kurumuş ağaçlar genişçe bir avluya bırakmıştı yerini. Güneşin girmesine müsade edilmiş kutlu bir avlu.

Yaklaştı…
Issızdı. Yol boyunca olduğu gibi. Güneşe sarılıp içini ısıttı önce. Tereddüt etmedi. Sütunların açtığı koridorda ilerledi.

Koridorun sonunda yer altına doğru uzanan bir merdiven vardı. Tapınağın girişi olmalıydı. Etrafını dolaşıp başka bir kapısı olup olmadığını kontrol bile etmedi.

İlk adımını attı.
Taş basamağın serinliğini güneşin henüz ısıttığı bedeninde iliklerine kadar hissetti. Titredi.
Bir adım daha…
Bir adım daha…
Duymakta olduğu insan sesleri kesilmişti. Kendisini farketmişlerdi.

Mahzenden bir farkı yoktu tapınağın. Süslü heykeller sağlı sollu dizilmiş her iki heykelin arasında da bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar mum yanıyordu.
Heykellerin bittiği yerde merdivene dönmüş bir şekilde gözlerini gelene dikmişlerdi.

Beş kişilerdi. Üçünü ilk kez görmüştü.
Birisi hapsedilmeden hemen önce, bir ömür yüzünü güldüreceğine yemin ettiği, senelerce yüreğinin en derinlerine hapsettiği sevdiceğinin kuzeni. Büyük teyzesinin kızı. Onu daha önce görmüştü, tanıyordu.
Diğeri, tam ortalarında duran kendisi. Seneler umrunda olmayan, yeminine karşılık vermeyen güzel.

İçinde bulundukları durum, bir nişan ayinini andırıyordu.

Kendisinin sefil haline rağmen hepsinin de yüzü gülüyordu. Sadece ayak seslerinden dolayı suratlarında ufak bir merak vardı.

Onunla göz göze geldi.
Kendisini anımsadığında yüzünde az da olsa tedirginlik ifadesi belirdi. Ancak uzun sürmedi.

Yürümekten bacakları kopacak gibiydi. Manzara karşısında tüm bedeni titremeye başladı. Onu gördüğünde aralarından ayrılıp yanına koşmasını, elinden tutup bu kara ormandan birlikte kaçıp gitmeyi umut etti.

Senelerdir beslediği umuttan farksızdı.

Bu umuda karşılık kızın tepkisi de senelerce sürdürdüğü tavrıyla ters düşmedi…
Yanındaki siyah pelerinli adamın elini tuttu.
Yüzündeyse bir tebessüm oluştu.

Kaçınılmaz sonu vücudunda dolaşan kanının her damlasında hissetti.
Haykırdı içine içine.

Böyle buyurdu Tanrı!

Ve hayatın anlamı yitirildi.

2013 yılından beri 'bi çayyaş daha...' sloganıyla blog yazıyorum. Yazdığım yazıların türü edebiyatta deneme kategorisine giriyor. Bilgisayar Mühendisiyim ve IOS Geliştirici olarak çalışıyorum. Yürümeyi ve farklı mizaçtaki bitkileri bir araya getirip çay denemeleri yapmayı seviyorum...Devamı

Yorumlar

  1. oguzhan acikel 8 Mayıs 2019

    Mustafa hocam, epeydir yazmıyordun. Senin tarzını özlemişim. Derinlerin gölgesini farkettim hikayeyi okuduktan sonra. Aslında epey de olmuş sen onu yazalı ama daha önce görmemiştim. Başlangıcı bu yazıyla yaptım diye bu yazıya yorum bırakayım dedim. Tekrardan hoşgeldin mustafa hocam. yazmaya devam edeceğin mesajını çıkarıyorum burdan. Umarım öyledir. Allaha emanet ol :)

    Cevapla
    1. Mustafa Türk 8 Mayıs 2019

      Oğuzhan, eyvallah.
      Evet Derinlerin Gölgesi epey oldu.
      Askerdeydim o yüzden yazamadım demeyi çok isterdim ama insan yazmayınca yazmıyor işte. Biz bahane uydurmayı severiz :D
      Dediğin gibi, inşallah daha fazla yazabilirim. Bunu ben de çok istiyorum.
      Görüşmek üzere.

      Cevapla