Blog Yazılarının Hazırlanma Süreci

18 Mayıs 2019 0 1

Selam olsun ey insan! Sizler bu blogun okuyucu tarafındasınız. Burada yazılanları okuyorsunuz. Bu blog gibi belki onlarca blogu daha takip edip, okuyorsunuz. Pekala bu yazıyı okuyan sizlerin arasında blog yazarları da bulunuyor olabilir. Bu yazının üç kısımdan oluşacağını not defterimde planladım. Fakat uzunluğunun ne kadar olacağı konusunda herhangi bir fikrim yok.

Bu yazının hedef kitlesi blog yazarı olmayan kişiler.
Bir blog yazısının hazırlanma süreci ne kadar benzer olsa da bu sürecin benim hayatımda nasıl şekillendiğini merak eden blog yazarları da okuyabilirler.

Bu yazının yazılma amacı, uzunca süre blogda güncelleme yapmayıp da yeni bir yazıya başlarken yoğunluk gibi yaşanan sıkıntılar gibi “üşengeçlik” çatısı altında sıraladığım bahanelerin artık eskimesi. Epey zamanın ardından bloga geri dönüşlerimde kullanabilmek için yeni bir bahane olarak “bir blog yazısı nasıl yazılıyor, haberin var mı senin?” diyebilmek ve bu yazıyı bkz. linki olarak ekleyebilmek.

Blog yazılarının hazırlanma sürecinden bahsedebilmek için pata-küte yazmaya başlamak yerine dürüstlüğü ve anlaşılabilirliği arttırmak adına yazı türlerinden ve hangi yazı türünde neler yaşandığından ayrı ayrı bahsetmek gerekir. İlk paragrafta bahsettiğim üç kısım da bunlar oluyor.

Blog yazıları üçtür. İsteyen arttıra da bilir.

  1. Bilgi Veren Yazılar
  2. Belirli Bir Konu Hakkındaki Düşünce Yazıları
  3. İçten Geldiği Gibi, Hissiyat Yazıları

1. Bilgi Veren Yazılar

Yazılış amacı direkt olarak bir bilgiyi aktarmak, bir şeyler öğretmek yada haberdar etmektir. Bu amaçla yola çıkılmışsa eğer yazarı bekleyen ilk hendek konuyu belirlemektir. Yazar hakkında bilgi sahibi olduğu ve paylaşma ihtiyacı hissettiği bir konu hakkında yazacaksa tabiki problem değil. Çünkü ne hakkında yazacağını zaten biliyor. Ama genellikle bu durum böyle olmuyor.

Blogda yeni bir yazı yayınlamanın vakti geldi. Acaba ne biliyorum, ne anlatsam?

Yazılacak yazının konusunu belirlendi.
“İnsanlarda sindirim sisteminin temel çalışma prensibi ve ruh haliyle ilişkisi hakkında bir yazı yazmanın vakti geldi.” diyorsunuz mesela. Evet konu güzel aslında. Fazla iddialı. Çokça araştırma yaptım ve bu konuda bir şeyler biliyorum. Notlarımı düzenleyip bir blog yazısı haline getirmeyi düşünüyorum ama toplum buna henüz hazır değil sanırım.

Neyse yoldan sapmadan konumuza dönelim.

Yazılacak konu, öğretici niteliği taşıyabilmesi için hakkında bilgi sahibi olunsa bile doğru bilgiler içermelidir. Verilen bilgiler için kaynaklar belirtilmelidir. Bu yüzden sağlam bir araştırma yapmak gerekir. Bu araştırma ve bilgi toplama süresi yarım saat olabildiği gibi on günü de bulabilir.

Elde edilen bilgiler blogdaki üslubunuzla birlikte derlenip yayına hazır hale getirilir.

2. Belirli Bir Konu Hakkındaki Düşünce Yazıları

Burada odağımızda sadece bilgi değil olay, durum, fikir, inanış da var. Yazının bu başlığı altında bunların geneline “hede” diyeceğim.
Bilgi vermekten ziyade varolan bir hede hakkında yorumların paylaşıldığı yazılardır. Burada bilginin doğruluğu değil hedenin yazarda yaktığı yada söndürdüğü ampuller ön plandadır.

bkz. Hayat Bir Portakaldır

Yazar belirli bir konu hakkında kendi düşüncelerini sadece kendi kafasında yaşatıyorsa sıkıntı yok. Ama biz burada yazarın mevzu bahis düşüncelerini yazıya dökmesi ve başkalarıyla paylaşmasından söz ediyoruz.

Yazarın bu düşüncelerini paylaşmaktan emin olması da gerekir. Gerçekten istiyor mu yazmayı? Yazması uygun mu? Bu da önemli bir süreç.

Kendisini doğru bir şekilde aktarabilmesi için, yada kafasındakileri kelimelere dökebilmek için hedeye hakim olması da gerekir.

Hedemiz “Evlenmek istiyorum ama düğün sürecindeki ailelerin yaşayacakları olası sıkıntılar ve gereksiz masraflar sorunsalı” olsun. Yazarın bu hede hakkında bir şeyler yazabilmesi için ailelerin yaşadıkları kültürleri hakkında, satın alınması gerekenler ve bunların kalitesinin, sınıfının nasıl olacağı hakkında bilgi sahibi olması gerekir. Bunun için de tabiki az da olsa google amcayla muhabbet edip bilgi sahibi olması, eşe-dosta, akrabaya sorması, öğrenmesi gereken şeyler var.

3. İçten Geldiği Gibi, Hissiyat Yazıları

Ruh hali yazılarıdır. Ön hazırlığa ihtiyaç duymaz. Bir anda oluverir her şey. Yanında hissiyatını kayda dökebileceğin ne varsa o materyal kullanılır. Bilgisayar yanındaysa en iyisi. Not defteri de olabilir. O yoksa birkaç peçete. Yada oturduğun kafenin adisyon kağıdı. En olmadı telefonun ses kaydedicisi.

bkz. Griyle yetinmeli miydik beyazın peşinden koşmayıp?

Bu türdeki yazıları yazmak kolaydır duyguyu kelimelere dökebildiğin sürece. Bu yazıya konu olma sebebi buradan sonraki kısmı zaten.

İnsanın içini tanımadığı onlarca, yüzlerce kişiye açması demek. Olasılık yönünden bakacak olursak birkaç milyar…
Aslında problem içini tanımadığı kişilere açmak değil, okuyanlar arasında tanıdığı kişilerin de bulunma ihtimali. Blogumu okuyanlar arasında hazırlık sınıfındaki Yunan hocam, liseden arkadaşım, çarşıda gördüğüm benim tanımadığım ama kendisinin benim blogumu okuduğunu söyleyen kişi, çocukluk arkadaşım, sevdiğim kişiler, sevmediğim kişiler, nefret ettiğim kişiler (pardon, bu yasal olarak suçtu), ailem, akrabam… Bu kişilerin benim blogumu bana yaptıkları geri dönüşlerden dolayı biliyorum. Bir de okuyup da geri dönüş yapmayanlar, dolayısıyla o kim olduklarını bilmediğim kişiler de var.

Hal böyle olunca yerine göre 5-10 dakikada yazdığın bir yazıyı iki saat boyunca “ya şu kişi okur, şurayı düzelteyim”, “ya bu da görebilir, burası olmadı, sileyim” gibi saçma sapan “editörlük” yaptığımız bir süreç oluyor.

Evet, pek kıymetli okuyucu. Buraya kadar okumuşsan gerçekten merak ettiğini yada ciddi manada işsiz olduğunu düşünüyorum. Bu iki seçenek de yazının buradan sonraki kısmını da yazmama engel olmayacağından konuyu sonuca ulaştırmak hasebiyle biraz daha yazmaya devam edeceğim. Merak etme, az kaldı.

Yukarıda blog yazısı yazarkenki süreci anlatırken benim yaşadığım üç farklı senaryoyla birlikte yolu üçe ayırdım. Çatal gibi oldu. Oramıza buramıza batırmasınlar diye çatalın bu üç dişini birleştirelim.

Artık elimizde bir yazı var. Bu yazıyı blog yazısı yapabilmek için yayına hazır hale getirmek gerekiyor. Bunu da iki aşamada yapacağız.

Öncelikle yazıyı okunabilir hale getirmek gerekir. Okunabilir derken göz yoruculuğundan falan bahsetmiyorum. Biraz sansürleme işlemi yapmak gerekiyor. Demiştik ya hani, yazıyı kimlerin okuyacağını tahmin edemiyoruz sonuçta.

Blog yazarlığında en sevmediğim süreç bu kısım oluyor. Öyle deme, bende sinir yapıyor sevgili okur. Bu blogu bırakıp çekip gitmek istiyorum. Anonim olduğum bir başka blogda özgürce yazmak istiyorum! Ama bu hisse rağmen nasıl oluyor da yazının son işlerini halledip sonrasında yayınlama azmine sahip olabiliyorum, ben de bilmiyorum.

Bir diğer hendek (pardon) aşama da yazıyla ilgili bir görsel bulmak. Artık güzel bir fotoğraf mı çekersin, daha önce çektiklerinden birisini mi seçersin yoksa google amcadan telifsiz bir görsel mi istersin, naparsın bilemem. Bazen sırf bu stresi yaşamamak için yazasım bile gelmiyor. Kaçıyorum.

Biraz da yeteneğimi konuşturup her yazıya uygun bir resim çizip de onu koysam, bu süreci stresli bir şekilde atlatmak yerine zevk alarak atlatsam ne de güzel olurdu değil mi? Yazmaktan elim düşecek, buraya bir bkz. Üşeniyorum Öyleyse Var(mıy)ım? bırakıyorum.

Canlı bir örnek olması için birkaç satır daha eklemek istiyorum.

Bu yazıyı yazmayı dün gece düşündüm. Üşendim. Birkaç satır not aldım, aklıma gelenleri unutmamak için. Yarın yazarım dedim. Yukarıda yaklaşık bin kelimeden oluşan bir yazı var. Saat 14 gibi bu yazıyı yazmaya başladım. Şu an saat 16:45. Yaklaşık üç saat sürmüş sadece yazması. Henüz yazı için bir görsel ayarlamadım. Ve sansürleme işlemini de yapmadım.

Uzunca bir süre ortalarda gözükmeyince, blogu güncellemeyince aklınıza bu yazı gelsin. Bundan sonra geri dönüşlerimde bahane olarak zaten bu yazıya yönlendirip hatırlatacağım size.

Madem bu kadar zaman ayırman gerekiyor, zorlanıyorsun o zaman neden blog yazıyorsun be adam! Zorla mı yazdırıyoruz sanki sana! dediğinizi duyar gibiyim.

Bilmiyorum.
Garip bir şey.
Acıdan zevk almak gibi.
Mazoşistlere mi karıştım lan ben yoksa?

Tags: blogging Categories: Blog
share TWEET PIN IT SHARE share share
Mustafa Türk

Selam olsun diyerek başlıyorum yazmaya. Yazılarımdan birkaçını okumuşsanız kafanızda bir Mustafa resmi canlanmaya başlamıştır. Silüet demek daha doğru olabilir aslında. Kütahya’nın dehşetli soğuklarının olduğu bir kış vaktinde gece yarısı doğmuşum. Geceye olan sevdamın kaynağı bu noktaya dayanıyor olabilir. Ve bu yazının devamı okunmak istenmiş olabilir. Devamı...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir